Katledilenler Oldu Bu Ülkede

Ereksiyon olamadığı bir sevişmenin içinde yaşıyor bu ülke, zevk alamadığı her şeye müdahil, zevk verecek her şeyden nefret edercesine…

Kendi beceriksizliğini ötekine atmaya çalışıp kendini sorunsuz göstermeye çalışıyor bu ülke. Kendi gelmeyecek orgazmını beklerken karşıdan gelen tüm menileri boşluğa döken.
Bir fahişenin müşterisine baktığı gibi bakıyor bu ülke insanlarına…
12118675_10207709547519053_4159808656013022213_n
Bir Rum ağıtında kulak yırtan bir nida gibi çiziyor tüm inleme seslerinin üstünü, insanları öldürüyor bu ülke. Doğacak yeni kuşaklar istediği gibi olsun diye. Kendinden olmayan tüm tohumları yakıyor, kurutuyor bu ülke…

Çocuğu sokakta kuşları izlerken öldürülmesin diye kapılara kilit vuruyor anneler, oğlunun arkasından sol elleri yumruk olmuş göğü döverken sağ elleri gözlerini kurutuyor anneler bu ülkede. Arkadaşlarını bir buzdolabında izliyor çocuklar bu ülkede. Meydanlardan arkadaşlarının parçalarını arayarak topluyor çocuklar bu ülkede…

Birileri kahrından açamıyor göz kapaklarını, oynatamıyor ağzını bu ülkede. Birileri sevincinden bayram ediyor. Birileri meydanları mesken eylemiş arkadaşlarını arıyor sol yumruklarıyla göklerde. Birileri ışığın önüne setler kurmuş evlerinin pencerelerinde…

Kahrolasıca bir kan açlığı çekiyor bu ülke, bir uzun adamın elinde. Barış için sevişenlerin tohumlarını kurutan bir ağzındaki salyayla kükreyen ve açlıktan geberir gibi kan isteyen adamın elinde…

Barışa çığlık olan kardeşleri katletti bu ülke. Barış için halay çekenlerin üstüne saldı ölümü, kanı. Bu meydanlar kanlı kaldı, meydanlar mezar kaldı. Bu meydanlar, bir tek meydan olamadı bu ülkede…

İnsanlar Kürt oldu, top oldu, Rum oldu, o oldu, bu oldu ama insan olamadı bu ülkede.
O canlı da katil oldu, nefret tohumu oldu, hırsız oldu; ama bu ülkede yaşayan bir kadının oğlu olamadı, beceremedi insanlığı ve suçunu örtercesine katletti tüm insan olanları…

                                                                                                                                                                        Fırat Varatyan

Reklam

Bir Sarı Külotun Bedeli*

Hiç konuşmadım, dinledim. İyi dinlerim, çok dinlerim. Yaş hiyerarşisine girmeyeceğim ama söz konusu büyüklerim ise daha çok dinlerim. Ama DİNLERİM. Çok büyük ablalarım, ağabeylerim ya da kendisini tanımayan tanımsızlarım çok konuşmadınız mı? Başka bir iş yok muydu taktınız sarı donuma?

Bu sene altıncısı düzenlenen, annemin de dediği gibi dünyada ilkler arasına giren Trans Onur Haftasını atlattık. Onur haftasının sonunu büyük bir yürüyüş ile sonlandırdık. Yürüyüşte dönmeler, ibneler, heterolar, kuirler, draqqueenler bir aradaydık ve seslerimizi, renklerimizi birleştirerek hep bir ağızdan bağırdık: “Susma Haykır Translar Vardır!” Evet, susmadık o gün haykırdık ve gerçekten transların olduğunu o gün bir kez daha herkesin gözüne gözüne soktuk. Çünkü vardık, oradaydık ve biz yürüdük.

Konuyu çok uzatmayacağım asıl konuya geleceğim. Yürüyüş iyiydi hatta geçen seneye göre daha kalabalık ve daha coşkuluydu da. Yürüyüşe gelmeyen katılmayan klavye aktivistleri iftarı açar açmaz nefret söylemi üretmeye ve hedef göstermeye başlamakla kalmayıp bir de dinden,Ramazan’dan dem vurdular. Benim inançlı olup olmadığım kimseyi ilgilendirmediği gibi inançlı olan birinin inançlı olması da beni ilgilendirmez. Sorun neymiş efenim benim donumun rengi, kostümümün Ramazan’a uymadığı, ya da donu çıkarıp çıkarmayacağımmış. Bunlar da yetmezmiş gibi bir de kadınlığım sorgulandı, kız valla! İnanmıyorsan bak! Neymiş efenim sakalım varmış, putkam yokmuş. Similyam varmış, titam yokmuş… Daha neler neler. Bunları istesek de istemesek de okuduk, hep beraber okumak zorunda kaldık, BIRAKTILAR.

Hiç konuşmadım, dinledim. İyi dinlerim, çok dinlerim. Yaş hiyerarşisine girmeyeceğim ama söz konusu büyüklerim ise daha çok dinlerim. Ama DİNLERİM. Çok büyük ablalarım, ağabeylerim ya da kendisini tanımayan tanımsızlarım çok konuşmadınız mı? Başka bir iş yok muydu taktınız sarı donuma? Kız o don benim, göt benim size ne?  Kime ne? Polis gibisiniz ayol! Hani şu geceleri çarkta arkadaşlarımızı dövenler, saçını kazıtıp sürgüne yollayan polis var ya işte onlar gibisiniz. Eliniz, gözünüz, sözünüz bedenimdeydi o 4 gün. Gerekçeniz de RAMAZAN. Şu kirli ağızlarınızı BEDENİMDEN çekin! Ben bilmiyor muyum nerede yaşadığımı? Ne yaptığımı? Buna kim karışabilir? Onca LGBT, birileri karıştığı için intihar etmedi mi? Bu intiharların hepsi birer cinayet değil mi? Bu cinayetlerin sorumlusu ise o hassasiyetleri olan toplum değil mi? Tıpkı o toplum gibisiniz!

11698627_809849092447576_3709072105794339152_n

Gel gelelim LGBTİ onur yürüyüşüne…

Onurumuz için Ankara’dan kalktık İstanbul’a gittik. Ramazan’ı, orucu dinlemeden hem de. Niye dinleyelim ki? Onur dediğin neyi dinler ki. Bir avuç lubunyayla, dönmeyle doluşan 40 kişilik otobüsümüze bindik ve gittik. İstanbul’a öğle sıralarında vardık ve yürüyüşe hazırlanmaya başladık. Makyajlar yapıldı, kostümler giyildi, pankart, slogan derken alana indik. Bu arada dikkatimizi çeken İstiklal Caddesi’nde her sokağın başındaki polis kız kardeşlerimiz oldu. Şaşırdık. Ama onlar da onurları için onur yürüyüşüne destek vermek için kalkanlarını, joplarını, gaz maskelerini, plastik mermilerini haa bir de TOMAlarını getirmişlerdi. Ne ironik değil mi? Onur böyle bir böyle bir şey!

Zeki Müren ablamızdan öğrendik biz ‘TOMAlara göğüs geren İşte Benim Zeki Müren’ demeyi. Sonracığıma TOMAyı gören ben dayanır mıyım? Zaten ahlaksızlıkla, erkeklik yaftalamasıyla, öldürülmeyle Trans Onur Yürüyüşünden ötekileştirilen ben, bu sefer daha da gururlu bir şekilde bu defa TOMAya götümü açtım. Geçen hafta açtığım götüm artık bir anlam kazanmalıydı. Ağabeylerimin, ablalarımın beni düşürdüğü o çirkin yerden çekip kurtarmalıydı. Götüm değil miydi hep onlara sebep. Şimdi de TOMAyla imtihanını görmeliydi. Götüme dayanamayan TOMA da ba(ğ)zı ablalarımın, abilerimin nefretlerini kustuğu gibi su sıktı. Ayyy, ne geldiyse yine götümden geldi başıma. Ne göttür ki polislerin hedefine de girdi. Aman siz siz olun götünüze mukayyet olun. Ben 13. Onur yürüyüşünde ben olmaya çalıştım ama hassasiyetleri izin vermedi o çok “namuslu” kişilerin. Devletiyle, polisiyle, çetesiyle peşimize düşenlerin şakşakçıları da götümü ağızlarından düşürmeyecek olsalar da ben ve götüm direnmeye devam edeceğiz.

*Bu yazı ilk olarak http://www.pembehayat.org’da yayınlanmıştır.

                       Demhat Aksoy

Bir Özsavunma Biçimi Olarak “Soyunmak”

 Başka bir yazımın başlığını çorlayarak başladım şu yazıma. Uzunca bir süredir tek satır bir şey yazmıyor her şeyden ve herkesten bıkmışçasına sosyal medya üzerinden konuşulanları takip ediyorum.

Dönmenin nasıl bir özsavunma biçimi olduğu konusunda yazdığım yazımı yayınlatmamış beklemiştim. İyi ki de beklemişim. Trans Onur Yürüyüşü sırasında yazılmaya başlananlardan sonra “biraz daha bekleyeyim LGBT Onur Yürüyüşünde neler olacak?” dediydim kendi kendime. Malumunuz konumuz özsavunmanın dönme hali.

unnamed

Ben ilk kamuya açık dönme deneyimimi 17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş sırasında yaşadım. Yöresel bir kıyafeti şu kıllı bedenime geçirip çıkıverdim sokağa. “Normal”lerin dünyasına aykırı bir dönme biçimiydi. Dönüp “gerçek bir kadın gibi” olanların aksine ben cinsiyetsizleştim filan. Cinsiyetsiz olmak için illa beden ya da kıyafet bozumuna ihtiyaç yok tabi ki beyan esas. Lâkin benimkisi bir performans eylemiydi. Heteroseksizmin tek tipçi dayatmalarını reddetmenin söylemde değil eylemdeki hali olsun istedim. Bir de kendi içimizdeki Transfobi bir hortlasın da mücadele edelim istedim. Bana nasip olmadı. Arkamdan yapılan kulislerin bir kısmını duymazdan gelirken bir kısmını gerçekten duymadım. Neyse bir iki hafta bekledikten sonra sıra benim katılamadığım Trans Onur Yürüyüşüne geldi.

Tartışmaları hatırlatmama gerek yok. “Bunlar bizi temsil edemez”lerden “ahlâksızlık, namussuzluk”lara kadar onlarca nefret söylemi yağıverdi. Üstüne sosyal medyada destek eylemleri başlarken bir yandan nefret söylemleri devam etti. Ben sadece izledim. Direkt olarak hedef gösterilen sarı külotlu dönme benim bacım olur bu arada. Mücadele etmeyi küçüklüğünden beri iyi bilen birisidir. Ben olsam şöyle altı boş bir nefret söylemi ile asla çatmazdım kendisine.

Bu bir hafta boyunca süren tehditler, nefret söylemleri vesaireler sürüp gitti. Bu arada nefret medyası da boş durmadı. İsmini zikretmek istemediğim ve kendilerine gazete diyen o şeyler hem yazılı basında hem de internet üzerinde “Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız” kışkırtmalarına başladı. Geçtiğimiz yıl da Ramazan ayına gelen Onur Yürüyüşü’nde hiç bir şey olmazken bu sene ne olduysa devlet de “toplumun hassasiyetleri” için tomasını, gazını, jopunu alıp yerini aldı. Eeee mahalle abileri durur mu hiç, onlar da palaları ve sopaları ile “namuslarını ve ahlâklarını” korumak için ara sokaklardaki yerlerini aldılar. Ben bu yürüyüşe de katılamadım bu arada. Devlet-polis-çete iş birliği ile Onur Yürüyüşünü dağıtmaya çalışan bu faşist güruh cevabını direnişle aldı. Çünkü iktidar onurumuzu hedef alırsa hepimiz korkusuz birer direnişçiye dönüşebiliriz. Geziyi hatırlayıverin. Antep’te, Malatya’da ve başka başka yerlerde eylemliklerle gökkuşağına yönelik saldırı protesto edildi. Üstüne yazılar yazıldı, çizildi. Suç duyuruları ve eylemler ise sürüyor.

10447091_701429383294845_1488529784366650120_n

“benim kadar dönme, onun kadar çıplak!”

Yazılanların hiç birisini okumadım. Bunların içinde “ama soyunmak” diye başlayanlardan “size ne bedenimizden” diyenlere kadar onlarcası vardır eminim. Bir kısmı LGBT portallarında, bir kısmı sosyal medyada, gazetelerde, dergilerde olmaya devam edecek bir süre daha. Şimdi gelelim biz özsavunmaya. Şu eylem biçimlerinin hepsi aslında birer özsavunma. Çıplak bedenini polisin jopuna ve toplumun ahlâkına karşı kullanan insanlar da onuruna sahip çıktı, toplum ahlâkına uygun giyinip “edebi” ile yürüyüşe katılanlar da. Üzerine çok şey söylenen bu durumların hiç birisi yapılan saldırıyı meşru kılmaz. Gökkuşağı bayrağının etrafında herkes vardı. Çıplak ya da giyinik farketmeden bu topraklardaki bütün inan(may)ış biçimleri, etnik ve siyasi kimlikler herkes oradaydı. Kendi renkleri, sloganları ve eylem biçimleri ile tek tipçiliğe, heteroseksizme, eril tahakküme ve faşizme karşı birlikteydiler. Sonra n’olduysa bir anda yürüyüşteki çıplak görüntüler herkesi rahatsız etmeye başladı. Trans Onur Yürüyüşü sonrası gerçekleşen nefret saldırısı bugün hâlâ devam ediyor. Biz “bedenime dokunma” derken sadece “ahlâklı” translar için demedik. Bu biline. Benim kimseyi temsil etmeye hakkım da yok. İnandığım dünya için kendi içimden geldiği gibi eylemlikler geliştirip bunları gerçekleştirebilirim. Gezi’de Erdoğan’ın “benim türbanlı bacım, camide içki” gibi söylemlerle o “hassasiyeti olan” çeteleri kışkırtıp sokağa çağırması gibi bugün bu eylemlerdeki insanların kılık ve kıyafetleri hakkında “iyi niyetli” de olsa ürettiğiniz her söylemin denk düştüğü yer faşizmin tam yanı oluyor. “Devrimci ahlâk” ile uğraştığımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de LGBT toplumunun ahlâkı mı çıkacak ortaya? “Ahlâk ne, ayol?” diye 13 senedir sokağa çıkıyoruz. Şimdi ne oldu? Hadi devlet zaten hep aynı dili ve yöntemi kullanır. Kürtler de, Aleviler de, işçiler de, kadınlar da her defasında bu dilden nasibini alır. Bu topraklarda kim onuru ve emeği için direnirse devletin yöntemi bu dili kullanmaktır. Yıllardır çıplak insanlar bu yürüyüşlerde yerlerini alıyor. Geçen yıl da Ramazan’dı. Şu eylem biçimlerinin aynısı geçtiğimiz yıllarda da oldu. Üstelik şu nefret furyasını ilk başlatan isimler de bu eylemlerde yerlerini alıyorlardı. Biyolojik beden hiyerarşisinden “normal” olmaya kadar her türlü söylemin kullanıldığı şu “ahlâklı” toplumun bir yanında yer almak adına nedir bu yaranma çabası? Bu söylemi üretenler de benim kadar dönme, onun kadar çıplak! Değilse bile yarın olacak çünkü biyolojik bedenler sizin para ile yaptırdığınız vajinalarınızı ve penislerinizi kesip elinize vermek isteyecek. Çünkü ahlâklı toplum o erkek erkeğe, kadın kadına yaşadığınız masum aşklarınızı ve “normal” ilişkilerinizi ortadan kaldırmak isteyecek. Neyin aymazlığını yaşıyorsunuz, anlamıyorum! Bizler ise dönerek özgürleşeceğiz, söyleyeceklerimizi soyunarak ifade etmeye devam edeceğiz. “Ahlâk” ve “normal” canımızı almaya devam ederken iktidara karşı her beden bozumu, her soyunma hali, her öpüşme ve her sevişme silahımız olarak kalacak!

Ozan Uğur

Nefrete İnat Yaşasın Hayat

Antep’te homofobi ve transfobi karşıtları Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırıyı protesto etmek için bir araya geldi. 29 Haziran saat 18’de Yeşilsu’da ZeugMadi LGBT çağrısı ile bir araya gelen homofobi karşıtları “Nefrete İnat Yaşasın Hayat” dedi.

IMG_0025
Sloganlarla başlayan basın açıklamasını kitle adına ZeugMadi gönüllüsü Tuna Erdem okudu. Erdem 26 Haziran’da BM’nin Evrensel Periyodik İncelemesi’nde Türkiye’nin LGBT’lere dair söylediklerini hatırlatarak şunları söyledi: “Bütün bu yapılanlar barışçıl bir gösteri ile nefrete karşı toplumsal barış isteyen LGBTlere yapılan bu linç girişimlerinin sorumlusu İstanbul Valisi Vasip Şahin’dir! Geçtiğimiz yıl da Ramazan ayına denk gelen Onur Yürüyüşü sırasında hiçbir saldırı ya da linç girişimi olmadığı halde bu yıl ısrarla dile getirilen hassasiyet söylemi çetelere de gaz vererek harekete geçirmiş ve ara sokaklarda ellerinde sopalarla insanlara saldırmaya teşvik etmiştir. Sosyal medya üzerinden yürüyüşten önce ve yürüyüş sırasında hedef gösteren ve nefret söylemi üreten birey ve kurumlar da en az vali kadar bu saldırılardan sorumludur. LGBTlere yönelik nefret dilini terketmeyen bütün medya kuruluşları da bu suçun kışkırtıcısı olarak ortaklıklarını sürdürmektedirler!”
Erdem açıklamayı okuduğu sırada kitle sık sık “Faşizme karşı omuz omuza, Eşcinseller susmayacak, polis kaç kaç kaç eşcinseller geliyor” sloganları attı._MG_0022
Erdem gece yarılarına kadar eden polis şiddetinin en son gece klüplerine yöneldiğini de belirterek “Dün eğlence mekanımıza yapılan saldırı sizlere 1969 yılında Amerika’da Stonewall Inn isimli barda yapılan saldırıyı hatırlatsın. Bugün Amerika’da eşcinsel evlilikler serbest! Dün yaptığınız saldırının sonucu da bu olacaktır! Devletin bütün organlarının ve kolluk güçlerinin ürettiği bu nefret karşı durmayan herkesi boğacaktır. Sizleri kendi dilinizle ve vicdanınızla hesaplaşmaya çağırıyoruz!” dedi.
Açıklamaya HDP, SDP, ESP, Partizan, EMEP, Eğitim-Sen, Mücadele Birliği, DBP Gençlik ve SYKP’den temsilciler destek verdi. Kitle “Nefrete İnat Yaşasın Hayat” sloganını attı ve faşizme karşı alkışlarla, ıslıklarla ve zılgıtlarla bir protesto gerçekleştirdi.

Aile Fikri Üzerine

        Saçlarını ördüm küçük kızların, elime iğneler batırdım, bendim dudakları kırmızıya boyanan kapı önlerinde

Dada sculpture 1_2_JPG

Aile. Her şeyin yaratıcısı, düzeni sağlamada en kutsal görevi üstlenmiş olan. Kendi toplumuna hep en normal olanı fışkırtmaya çalışan, genel çoğunluk karşıtı olsa dahi (genel toplumdan farklı/azınlık bir bakıma, dünya bakışına sahip çoluklu çocuklu aileleri kastediyorum). Aile konusu kesinlikle göz ardı edilen en tehlikeli konulardan biri. Buna Ahmet Yıldız cinayeti örneğini vermek istiyorum. Ahmet’in eşcinsel oluşundan ötürü katledilişi ardından şu tarz sahiplenmeler, sloganlar atıldı ortalığa ve yıllardır da sürmekte.ahmet

‘’Ahmet is my family’’

‘’Kardeşimsin Ahmet’’

Ahmet Yıldız’ı öldüren, o yaşına kadar onu katleden, psikolojik şiddet uygulayan doğrudan ya da dolaylı, kişiler kimlerdi? Ahmet’in ailesi, annesi, babası, kardeşi, kuzenleri, komşuları, herkes. Bu katliamın ve onlarcasının sebebi ‘’Family’’ ‘’Kardeş’’ denilen kavramların ardındaki yapıyken sizin Ahmet’i ‘’kucaklamak’’ için böyle sloganlar türetmeniz tam anlamıyla bir saçmalıktır.

Ahmet kardeşim falan değilsin sen benim. Seni bir aile katlettiyse sen benim ailem de değilsin, sen bensin. Ailenin, toplumun, devletin, erkekliğin her fırsatta görmezden geldiği ve saldırdığı ben.

-Burada kardeşin, familynin ve benin nasıl kullanıldıkları çok önemli çünkü düz bir şekilde ben buna hayır Ahmet sen ben de değilsin diyebilirim ve türevleri, alternatifler üretilebilir ama ortak noktalar üzerinden ‘’ben’’ kavramını sınırlandırdığımızda, zaten kardeş’ten ve family’den ne kadar uzak olduğu açık, kardeş ve familynin yüceltilişi ve insanları bu yollarla ‘’sahiplenme’’ler acısı çekilen, acısını çektiğimiz birçok şeyin sürdürülmesine neden olur. Genel ahlak anlayışına ve heteroseksizme baktığımızda zaten bu yapıların temellerinin aile içerisinde ve eğitim-öğretimin ilk yıllarında atıldığını görmek çok da zor olmasa gerek.

-Heteroseksist olmayan ‘’rahat’’ ‘’özgürlükçü’’ ve türevi aile fikirleri ortaya atılabilir. Bu noktada savaşılan konu aslında aile değil ona süreç içerisinde yüklenen anlamdır ve aile/toplum içi değerlerdir denebilir, densin.14

Katılmıyorum, çünkü rahatlık ve özgürlük fikri, dünya içerisinde oluşturulmuş bir fikirken dünya dışından gelmiş yeni doğurulmuş bir kişiyi hiçbir şekilde kapsayamayacaktır üstelik aile fikri en basit haliyle bir birlikteliktir ve küçük bir topluluktur, birilerinin birileri üzerinde bir süreliğine dahi olsa hakkının olduğu bir yapıdır, doğan kişi açısından baktığımızda, isim konusu, kişi kendi kararı olmayan bir isimle çağrılır uzun bir süre. Onun dışında aile bireylerinin o doğan kişi üzerinde kılık kıyafet konusunda seçimlerinin olması (ki kılık kıyafetler toplumsal cinsiyet rollerine göre belirlenir), belirli dinler açısından sünnet ve sünnetsizlik konusu, penisle dünyaya gelmiş kişiler için ki vajinalı insanlar için de sünnet söz konusu ve diğerleri için de. Ya da bağlantılı bir şekilde doğan kişinin bir dinin mensubu olarak doğması, öyle hayatına devam etmesi. Evet, bu bahsettiğim şeyler de değişken ve dönüştürülebilecek haller, bu konudaki asıl sıkıntı o kişinin dünyaya gelmiş olmayı isteyip istemeyeceğidir. Siz bir insanın izni olmadan onu bu dünyaya atıyorsunuz. Doğru, bunu bilemezsiniz hiçbir şekilde, ya da bu noktadan baktığımda bilinmeyeceğini düşünüyorum ama dünyaya gelmiş olmayı istemeyecek insanlar var ve bunun sebebi her türlü aile biçimleridir, -herhangi bir aileye sahip olmadan da kişi dünyaya getirme fikrini göz ardı etmiyorum burada, sadece aileyi temel alarak yazıyorum, sadece aileye odaklanıyorum çoluklu çocuklu ailelere-.

Diğer bir açıdan baktığımızda zaten devlet onaylı tanrı/allah/.., hangisini kullanıyorsanız, onaylı ailelerin saçmalığından söz etme gereği bile duymuyorum diyebilirim. Bunlar da bahsettiğim dinlerin, tanrısal güçlerin, devletlerin, gücün, baskının sürekliliğinin sağlanabilmesi için ortaya insanlar(itaatkarlar, sürdürücüler) fışkırtma çalışmalarıdır. Ki, zaten ‘’çocuk sahip olma’’ fikrine baktığımızda bunu yaşadığım ülke ya da bölge için söyleyebilirim tam anlamıyla insanlar onlara sahip olurlar, ve kendi arzularını tatmin etmek amacıyla bunu yaparlar. Kişiler –bebekler- onlar için birer araçtır, tıpkı evlendikleri insanın da araç oluşu gibi.

Bunlara ek olarak non-heteroseksüel aile biçimlerini de söylediğim her şeye uyarlayabilirsiniz, imzalar, törenler, dünyaya fırlatılacak yeni kişiler, onların ‘’sistem’’i sürdürüşü ya da yeni bir sistem/baskı oluşturuşu, …

Yazının sonunda bunu söylemem gerekiyor, şu bahsettiğim haller umrumda değil, bana olduğum noktada pek fazla dokunmayacak, her ne kadar doğurulmuş olsam da, haller. Çünkü bir bakıma daha çok karışıyor her şey. O yüzden kim ne yaparsa yapsın, kim nasıl mutluysa öyle olsun, aileyi engelleme gibi bir isteğim yok, bunun aktivizmini de yapmıyorum, bir safı tutmuyorum, en basit haliyle sizinle savaşmıyorum, sadece görüyorum, geliyor ve yazıyorum.

Murat Korkmaz

Antep’li Translar HDP Dedi!

HDP Antep eşbaşkanı ve milletvekili adaylarından Antep’te yaşayan trans kadınları ziyaret etti.

1 Haziran Pazartesi günü Halkların Demokratik Partisi eşbaşkanı Dilan Çetinkaya ve milletvekili adayları Gülseren KOCAER ile Tuğçe ÖZSOY Antep’te yaşayan trans kadınları ziyaret ederek Antep’te trans kadınların yaşadıkları sorunları konuştular. 15 trans kadınla birlikte bir evde gerçekleştirdikleri buluşmada translar yaşadıkları sorunları anlatırken HDP’den beklentilerini de dile getirdiler.

Antep’te yaşayan trans kadınlar genel olarak sorunlarını şöyle dile getirdi: “Trans olduğumuz için barınacak ev dahi bulamıyoruz. Sokaklarda zaten çalışamıyorken evde çalışmak istediğimizde evlerde de çalıştırılmıyor ve hemen tuttuğumuz evlerden yasal olmayan şekillerde atılıyoruz. Gündüzleri sokağa dahi çıkamıyoruz. Öğle saatleri içinde gidebildiğimiz tek yer piknik yapılan ormanlar oluyor. Onların da belli başlı köşelerine gidebiliyoruz. Eğlenebileceğimiz mekanlara dünyanın parasını döküyoruz ve oralara bile giremediğimiz zamanlar oluyor. Seks işçiliği dışında başka hiç bir iş imkanımız yok. Yani kısacası toplumdan soyutlanıyor ve tecrit ediliyoruz.”

HDP’nin Büyük İnsanlık Bildirgesi açıklanınca duyduğu heyecanı ise Tansel şöyle dile getiriyor: “HDP seçim bildirgesi yayınlanırken bütün kızları tek tek aradım. İzleyin mutlaka dedim. Böyle tarihi anlar kaç defa yayınlanıyor ki. Biz’ler gökkuşağıyız kısmı okunurken ki heyecanımız görmeye değerdi. Daha önce bizim için zor olduğu için oy vermeye gitmiyorduk. Ancak bu defa gideceğiz ve oylarımızı HDP’ye vereceğiz. Antep’te yaşayan bütün kızlara söyledim. Bu defa ilk defa oy kullanacağız ve oylarımız gökkuşağına…”Adsız

Eylül ise HDP’yi şöyle değerlendirdi: “Artık insanların HDP’ye karşı ön yargıları yıkılıyor. HDP’nin sadece bir Kürt partisi olmadığını bütün ezilenlerin partisi olduğunu görüyoruz ve oylarımızı HDP’ye veriyoruz.”

Daha önce trans öz örgütlenmesi olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde de yer alan Sinem ise genel olarak taleplerini şöyle özetledi: “Devlet yıllarca özsavunmamızı travesti terörü olarak tanımladı, medya da buna ayna tuttu.Tıpkı Kürt halkına yapıldığı gibi… HDP, LGBT meselesini en samimi şekilde ele alan parti ve özellikle translara yapılan ayrımcılığa karşı verecekleri mücadele sözü bizim için oldukça önemli. Ancak bu yeterli de değil. Türkiye’de yaşayan transların neredeyse tamamı için zaruri meslek haline gelmiş olan seks işçiliğini yapan biz seks işçisi translar için de talepleri olmalı. Çünkü yaşamak için ihtiyacımız olan çalışma hakkımız engelleniyor. Yani aslında en temel hakkımız olan yaşama hakkımız engelleniyor.”

HDP eşbaşkanı Dilan Çetinkaya ise bu talepler karşısında şunları söyledi: ” HDP bütün ezilenlerin partisi ve bizler elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ancak bunu tek başımıza ve sizin adınıza yapamayız. Antep’te yaşayan LGBT’lerin başta translar olmak üzere örgütlenmesi ve örgütlü bir biçimde talepleri için mücadele etmesi gerekmekte. Bu açık. Bizler de dayanışma ve bu haklı mücadele için elimizden geleni yapmaya hazırız.”

Görüşmeye katılan milletvekili adayları da eğer meclise girebilirlerse mecliste giremezler ise de bulundukları alanlarda trans kadınların hak arama mücadelelerinin bizzat içinde yer alacakları sözünü verdiler. Adaylar Gülseren Kocaer ve Tuğçe Özsoy daha önce ZeugMadi aktivistleri aracılığı ile LGBTİ Hakları sözleşmesini imzalayarak ‪#MeclisteLGBTİ‬ haklarını savunacağı sözünü vermişlerdi.

Görüşmeyi ve iletişimi sağlayan ZeugMadi LGBT aktivistleri ise transların LGBT mücadelesi içinde çok önemli ve özel bir yeri olduğunu belirtirken ZeugMadi’nin HDP’ye destek açıklamasında da diğer tüm eylem ve etkinliklerinde de trans görünürlüğünün ne kadar olumlu bir etki yarattığına değindiler.

Cinsiyetsiz Bir Ruhun Cinsiyetli Bir Bedende Hak Arayışı

Cinsiyetsiz bir ruhun cinsiyetli bir bedende hak arayışı diye başlayalım bu satırlara. Ben sakalları ve penisi olan, ortalamaya göre de biraz uzun boylu birisiyim. Çok uzak çok soğuk ve bir o kadar da “erkek” olan bir coğrafya da zorunlu olarak üniversite okuyan birisiyim. Yanlış anlaşılma olmasın bu coğrafyayı ben seçtim ama okula gitmeyi kesinlikle ben seçmedim. 2 seçenek sunuldu ya okul ya fabrika.

İkisini de istemiyordum ama madem seçmem zorunluydu bari okul olsundu. Malum seçmeli derslerin bile karneye “seçmeli zorunlu” şeklinde yazıldığı bir coğrafyanın “erkek” çocuğu olarak doğmuştum. Erkeklik de zorunlu bir tercihti. Böyle doğduysan erkek olacaktın. Zaten kim bu lanetli topraklarda, bu kadın cehenneminde kadın olmayı seçerdi ki. İleride anladım bunu. 10896891_622224647881986_2728789589506280112_n

Liseye filan gidiyordum. Kadınlarla aram hep iyiydi ama politik bir düşüncenin oluşmasıyla birlikte kadın sorunuyla da karşılaştım. Feministler, sosyalist kadınlar, yurtsever kadınlar filan vardı benim için artık, bir de “erkek kadınlar”… O zaman dedim işte “kim seçer ki kadın olmayı?” bu sırada cinsel kimliğime sahip çıkmayı filan da öğreniyorum tabi. Tam aynı dönemde travestilerle tanıştım, kendi kimliğimi kabul etmeye başladım, seks işçiliği yapan insanlarla karşılaştım. Hep televizyonlarda filan “vahşi, katil, saldırgan yaratıklar” olan bu insanlar kadın olmayı seçmişlerdi. Çok şaşırmıştım gerçekten. Sonra kadınlığın doğuştan gelmediğini fark ettim. Tabi bu sırada politik olarak da kadınlaşıyorum. Ama işte kadın mücadelesine girebilmek adına ya trans bir kadın olacaksın ya da na-trans bir kadın. Ama kadın olmak zorunlu. Erkek siyaset nasıl kendi kurallarını ve kırmızı çizgilerini çizmişse kadın hareketi de kendi içinde hiyerarşi oluşturmuş meğerse. Bunu da zamanla fark ettim.

İlk başta göremediğim na-trans bir kadın olmanın üstünlüğünü trans kadın arkadaşların kadın mücadelesine girme hikayelerini dinledikçe gördüm. Mesela ilk başta kadın olarak bakılmamış sonra Amargi’de bir “erkek” olan Aligül Arıkan kendi cinsiyet kimliğinin farkına varınca mücadele etmiş, Ankara Kadın Platformu’nun eylemlerinde eşcinsel, biseksüel ve trans kadınlar seslerini duyurmak için çok çabalamış, daha neler neler…

Bugün hâla çözülmüş sorunlar değil ama kadın mücadelesi içerisinde yeni mevziler açılmış durumda. 

Neyse mesele benim kadın mücadelesine girişim aslında. Benimkisi zorunlu bir giriş oldu diyelim (neyimiz zorunlu değil ki!). Önce  işçi sınıfı hareketinde bir öğrenci olarak başladım, sonra kimliğime sahip çıkmayı öğrendim sonra da başka kimlik kavgalarına sahip çıkmam gerektiğini yani ezilenlerin yoldaş olması gerektiğini öğrendim. Ama benim öğrendiğimle gerçekte olan arasında fark vardı. Aleviler Kürtlere sahip çıkmayabiliyordu mesela ya da kendi ötekisini yaratıyordu. Mesela bir öğretmen fabrika işçisini aşağılıyordu ya da “LGBT meselesi de bir kenarda kalsın Kürdistan’da insanlar öldürülüyor” diyenler filan oldukça boldu. Sonra tıpkı benim gibi aslında mücadelede yavaş yavaş öğrenmeye başladık LGBT’lerin meselesi işçi sınıfından uzak bir yerde değildi ya da kadınların hak ve eşitlik mücadeleleri seks işçilerinin “patronsuz, pezevenksiz bir dünya” talebinin ötesinde ya da berisinde değildi.

Eskiler bilmez, biz gençler Gezi’de direnirken bir ağacın kesilmesinin ve mezbahaların varlığının aslında sosyalistlerin de sorunu olduğunu öğrendik. Nereden mi? Birbirimizden, çatışarak ve öpüşerek hayatta kalmaya çabaladığımız o günlerden öğrendik.

İşte ben de böyle bir karmaşa içinde attım kendimi kadınların arasına. Sosyalist kadınlarla tartışırken feministlere karşı olan ön yargılarımı(zı) fark ettim. Sonra feministlerle tanıştım, arkasından bir de sosyalist feministlerle tanıştım ki böylece mücadeleye ben de girdim. Önce biraz zor oldu tabi ki. Mesela sakallarınız var ve siz bir kadının yaşadığı o tehlikeyi yaşamıyorsunuz sokakta. “erkek” göründüğünüzden namus kavramı ayaklarınıza dolanmıyor. Ama eşcinsel olduğunuz için hareketin bir yerinde olabilirsiniz. Belki kendinizi kadın olarak tanımlarsınız ama nereye kadar? Mesela Kürt göçmen işçilerin yaşadığı bir mahallede kadın toplantısı var ve o kadın komisyonunda olan yoldaşlarınız sizi de divanda görmek istiyor. Başta kestiremiyorsunuz ama sonra bir soru geliyor “o erkeğin ne işi var?” Radikal feminist bir çıkış değil bu. Belki de çocukları gerillada olan bir anne soruyor bu soruyu. Nasıl cevap verilecek peki? Soru bana da yöneltilmemişti ki cevaplıyayım. Yanımdaki kadın arkadaşa sormuşlardı. Ne de olsa kadın toplantısı, haliyle muhatabı kadın olmuştu o ananın. Neyse ağzımızın yettiğince ortak bir cevap vermeye çalıştık ona. Daha sonraki toplantıda benim komisyona önerim üzerine mahalleden gelen kadın arkadaşlarla bir gün düzenledik. Böyle kısırlı mısırlı mis gibi bir gündü. Mutfaklarımızı terk etmeden bir şey yapamayacağımızı söyleyenlere inat “kısır da yaparız devrim de” diyorduk. (bu slogan daha sonra ZeugMadi LGBT örgütünün bir sloganı olan “kısır da yaparım devrim de velev ki ibneyim kime ne!”ye evrildi)

Ben bu arada kadın olmuştum artık. Sakallarım vardı ama kadındım. Politik olarak kendimi orada tutuyordum. Bu süreçte “vajinasız, memesiz ve hatta sakallı kadınlar vardır” sloganını sahiplenip anlamaya çalışıyordum. Ama o yaptığımız gün etkinliğinde yoldaşlarım kadın çalışmaları konuşurken ben ise çay servis edip bulaşık yıkıyordum. (Nedenini belirtmeme gerek yok herhalde.) Aslında yoldaşlarım dememişti yap diye ama ben otomatik olarak mekandaki tek “erkek” olunca mutfağa yönelmiştim. Orada “kadın” olmadığımı fark ettim işte.

Neyse sonra yılmak yok mücadeleye devam edelim dedim ki Antep’ten ayrılınca kadın komisyonu ile bütün bağlantım da koptu. Aynı dönemde hayatımda yeni bir gökkuşağı açıyordu. Bütün maviler ve pembeler kırıldı döküldü gökkuşağında yerini aldı ve ben cinsiyetsiz bir ruha dönüştüm. 1467233_686275044810279_9135913377523897225_n

Evet, artık cinsiyetsizim. Ama çilem bitti mi? Tabi ki hayır. 

Ankara Kadın Platformu’nun yaptığı 25 Kasım yürüyüşünde korteje alınmadım. Neden çünkü yeteri kadar “kadın” değildim. Artık kendimi “kadın” olarak da tanımlamıyordum. Yürüyüşe ise sadece kadınlar katılabilecekti. Neyse o Ankara ayazında kıyıdan köşeden yürüyüşün fotoğraflarını çekmekle yetinerek yürüyüşe katıldım. Can yoldaşım, Demhat’ım da yanımda. Kendimizi yırta yırta sloganlara eşlik ettik. O çekmiş topukluları kadın olmuş ben ise postalla yürüyorum. Öyle kadın mı olunur! Neyse polise filan sataştık “tomalara göğüs geren işte benim Zeki Müren” diye çığrına çığrına miting alanına geldik. Arama noktasında kadın polisler tutturdu erkek girişi diğer tarafta diye. Orada kadın polislerle kavga ederken beni korteje almayan yoldaşlarım koşup geldi “erkek senin babandır” çığlıklarıma eşlik etti ben aranmadan kadın arama noktasından geçtim. Biraz önce benim erkek olduğum için korteje girmeme izin vermeyen yoldaşlarım “erkek değilim” diye polise sataşınca yanıma geldiler. Al sana çelişki.

Toplum tarafından trans bir kadın olarak algılanmama sebep olan eşcinsel hak mücadelem kadın hakları aktivistleri tarafından da (kendimi tanımlamıyor olmamdan ötürü olsa gerek) eşcinsel bir erkek olarak yaftalanmama neden oluyor. Oysa ben eşit ve özgür bir dünyanın ancak bütün rol modelleri yıkarak ve reddederek olacağına inanıyorum. Nasıl etnik bir kimliğim veya dinim yok ise aynı şekilde cinsiyetim ve cinsel yönelimim de yok. Çünkü cinsiyet devrimi bunu gerektirir.

Varolan toplumsal rolleri eşitleyerek ancak bir cinsel reformun önünü açmış oluruz. Ma anacım benim derdim patronsuz, pezevenksiz, sınıfsız, sömürüsüz en çok da cinsiyetsiz bir dünya. Aşkın cinsiyeti yoktur diyerek kendimizi yırtıyoruz ama kılığın kıyafetin ve sakalların da cinsiyeti yoktur diyemiyor muyuz?

*Ozan Uğur

(Not: Bu yazı ilk olarak Yeni Demokrat Kadın’da yayınlanmıştır.)

“LGBTİ filmi izleyenler önce bir duvara çarpıyor”

Antep Kırkayak Kültür Merkezi’nden Devlet Tekas: “LGBTİ konulu fimleri izleyen herkes önce bir duvara çarpma hissi yaşıyor. Yanından geçip gittiği, çoğu zaman bakıp da görmezden geldiği bu insanların var olma hikayeleri aynı zamanda bir yüzleşme alanı.”

IMG_20150520_082341

Her ay tematik film gösterimleri yapan, Zeugma Film Festivali’ne ev sahipliği yapan ve bir çok sanatsal faaliyet yürüten Antep Kırkayak Kültür Merkezi bu ay film gösterimlerinin temasını “seçimler” olarak belirledi. Eşcinsel siyasetçi Harvey Milk’in belediye meclisine girme hikayesini anlatan “Milk” filmini de gösteren Kırkayak Kültür Merkezi’nden Devlet Tekas ile hem bu gösterimlere hem de kültür merkezine dair kısa bir söyleşelim dedik.
Biraz derneğinizden ve film gösterimlerinden bahsedebilir misiniz?
 
Kırkayak Kültür Merkezi yaklaşık 5 yıldır bünyesinde bulundurduğu Kırkayak Sanat Merkezi ve Ortadoğu Kültürel ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (OKTAM) ile Gaziantep’te faaliyet gösteren bir sivil toplum oluşumu. Kırkayak Sanat Merkezi faaliyetleri arasında 5 yıldır organize edilen Uluslararası Zeugma Film Festivali’nin yanı sıra Sinema Atölyesi kapsamında her ay belirlenen bir tema üzerinden haftalık gösterimleri yapmak, sinema galaları düzenlemek, fotoğraf, resim vs. sergileri düzenlemek ve çocuk, kadın, Çingene gibi toplumun dezavantajlı kesimlerine yönelik sanatsal ve kültürel projeler yapmak gibi etkinlikler yer alıyor. Kültür Merkezi kuruluşunun ilk gününden itibaren toplumun tüm bileşenlerine, özellikle de kadın, çocuk, Çingene, mülteci, LBGTİ’ler vs. ya da diğer adıyla ötekileştirilen, toplumsam yaşamda dezavantajlı konuma düşürülen, düşürülmek istenen tüm kesimlere yönelik kültür ve sanat çalışmaları, etkinlikleri ve projeleri üreten bir merkez.
Bu ay gösterimlerinizin teması seçimlerdi. Gösterdiğiniz filmler arasında Harvey Milk’in hayatını anlatan “Milk” filmi de yer alıyordu. Hem bu ay yaptığınız gösterimler hakkında hem de “Milk” filminin gösterimi hakkında neler söylemek istersiniz?
Bu ayki gösterimlerimiz ülke olarak gündemimizi oluşturan yaklaşan seçimlere dönük filmlerin yer aldığı ‘Ve Seçim’ başlığıyla oluşturuldu. Dünyada, başka ülkelerde yaşanan seçim ve propaganda süreçlerinin yanı sıra farklı toplumsal yapıların siyasal süreçlerde yer alma mücadeleleri, toplumsal örgütlenme biçim ve mekanizmalarını görmek tanımak adına yapılan gösterim programımızda elbette “Milk” filminin yer alması da gerekliydi. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de var olan bir gerçek bu hayatta LGBTİ’ler de var. Ve bu insanlar cinsel kimlikleriyle varlıklarını ve haklarını temsil etmek adına diğer bir deyişle var olmak ve var olduklarını kabul ettirmek, yaşadıkları ülke ve toplum adına karar alma süreçlerinde yer alma ve söz sahibi olmak adına siyasal mekanizmalarına katılmak istiyorlar. Ülkemizde de LGBTİ’lerin bu minvalde özellikle son yıllarda yoğunlaşan bir mücadelesi var. Birçok LGBTİ milletvekili adaylığı yarışında da yer alıyor. İşte tüm bunları yaşanmış bir hikaye üzerinden sinema perdesine aktaran Milk filmine yer vermek de gerekliydi.
Şöyle bir gerçek var ki; LGBTİ konulu fimleri izleyen herkes önce bir duvara çarpma hissi yaşıyor. Yanından geçip gittiği, çoğu zaman bakıp da görmezden geldiği bu insanların var olma hikayeleri aynı zamanda bir yüzleşme alanı. Kişinin tüm yargıları, değil konuşmaktan düşünmekten dahi uzak durduğu bir gerçek kaçmanın mümkün olmadığı bir yerde gelip çarpıyor insana. İzleyicilerin filmden sonra yaşadıkları suskunluğun arkasından gelen itiraf genelde ‘Ne kadar zor bir yaşamları var?’ şeklinde oldu. İlk kabul edilen o görmezden geldiği yaşamın, bireyin, canlının var olduğuydu. Filmden sonra üniversite öğrencisi genç bir izleyicinin kurduğu cümle, ‘acıyı yaşatan bir filmdi’ şeklindeydi.

10169303_759507354085258_8534971232659500125_n

LGBT temalı ya da toplumsal cinsiyeti konu alan başka gösterimleriniz oldu mu?
Kırkayak Kültür olarak tam da kuruluş amacımıza denk düşecek şekilde çalışmalarımızı organize ediyoruz. Yani tüm çalışmalarımıza bu dünyanın tüm renklerini katmaya çalışıyoruz. 2011’de yaptığımız 1.Film festivalimizde Türkiye sinemasında travestileri konu alarak alanında bir ilk olan “Teslimiyet” filminin gösterimi yaptık, yapımcısı ve yönetmenini festivalimizde ağırladık. Tüm festivallerimizde toplumun farklı kesimlerini konu edinen filmlere öncelik verdik. “Zenne” filminin yanı sıra LBGTİ konulu birçok belgesel ve kısa film festivallerimizde yer aldı. Sinema Atölyesi kapsamında her yıl Mart ayı gösterim programında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle dünyadan kadın yönetmenlerin filmlerine yer veriyoruz. Elbette bunların içerisinde LBGTİ filmleri de bulunuyor. Bu yıl ki Mart ayı gösterim programımızda Zeugmadi LGBT’nin hazırlamış olduğu bir seçki de yer aldı. Uluslararası, Türkiye genelinde ve Gaziantep yerelinde kültür-sanat alanında tüm renklerin özgür, eşit, çok sesli, çok renkli ve hak temelli buluştuğu her türlü oluşumla birlikte hareket etmek daha yaşanılır bir dünya anlamına geliyor. Kırkayak Kültür olarak Zeugmadi LGBT’yle buluşmak, da daha yaşanılır bir dünya için önemli.

1554470_622195991171111_1441613789_n (1)*Bu röportaj ilk olarak kaosgl.org adresinde yayınlanmıştır

#NefreteKarşı her dilden, her renkten!

Homofobi ve transfobi karşıtları Antep’te “Nefrete karşı sarıl bana” diyerek 17 Mayıs’ı kutladı.
17 Mayıs Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün Antep’te ZeugMadi ve “Bağzı Üniversiteliler”in çağrısıyla dün (18 Mayıs) Antep’te bu yıl üçüncü kez kutlandı.
11329842_814877955254593_4845172402182916091_n
Gaziantep Üniversitesi önündeki Abdullah Cömert Meydanı’nda bir araya gelen aktivistler Türkçe, Arapça, Kürtçe, Azerice ve İngilizce “Nefrete karşı sarıl bana” (Free Hug) yazan dövizleri taşıdı. Çoğunluğunu üniversiteli gençlerin oluşturduğu kalabalığı kendilerine sarılmaya davet eden aktivistler yoğun sivil polis ve çevik kuvvet tacizine rağmen etkinliği üniversite önünde gerçekleştirdi.
11220882_814877518587970_8845371668845969506_n
Antep’te okuyan öğrencilerin ve Anteplilerin yoğun ilgisi ile karşılaşan aktivistler sloganlar atarak sarılma etkinliğine devam etti. “Susma haykır eşcinseller/translar vardır”, “Aşk, aşk hürriyet uzak olsun nefret”, “Nefrete karşı sarıl bana”, “Suriyeli kardeşim sarıl bana”  sloganlarının yanı sıra çevredeki polislere de “Polis buraya sarıl bana” sloganları atan aktivistler polisten karşılık bulamadı.
Etkinlikte ayrıca “Bütün dünya buna inansa hayat bayram olsa” şarkısı da söylenerek hem eğlenildi hem de Antep’teki ve dünyadaki nefret protesto edildi.

İş, Aşk ve Özgürlük için YÜRÜDÜK!

ZeugMadi LGBTİ bu yıl da “İş, aşk ve özgürlük” için 10.30’da Yeşilsu Parkı’nda buluşup miting alanı İstasyon Meydanı’na yürüdü.asdf (2)
Lezbiyen, gey, biseksuel ve trans oluşumumuz alana girerken büyük bir coşku ile karşılandı.

asdf

“Az çalış,çok seviş” ve “Yaşasın Eşcinsel Emekçiler!” sloganlarımız ile 1 Mayıs alanına gökkuşağı gibi doğduk.
asdfasdf

“Tayyip Kaç, Kaç, Kaç İbneler Geliyor”

“Susmayacaklar, Susmayacaak, Eşcinseller Susmayacak!”