Özgürlüğümü Mücadeleme Borçluyum. 

Nede hızlı gecivermiş zaman. Oysaki daha dün kızlarla mahallede sek sek oynuyordum. Bu gün ise on sekizini yeni tamamlamış, bedeni ile mücadele eden genç bir trans olarak buluverdim kendimi. Aslında nefretin, şiddetin, büyük bir kaosun, hatta tarifi zor dayanılmaz bir acının içinde buldum desem daha doğru olur.

Türk ve sûnni gelenekleri benimsemiş, orta sınıf bir ailede büyüdüm. Yaşamım boyunca, kendimi bildim bileli herkes “Top” der bana. Bu yüzden top kelimesinin benim için farklı bir anlamı vardır. Aileme ilk açıldığımda on altı yaşındaydım. İlk zamanlar olumsuz tepki alsamda zamanla anladılar beni.

Çok zor süreçlerden geçtim bende derin izler bırakan süreçlerdi bunlar. Bu süreçlerde beni hiç yanlız bırakmadığın, bana desdek olduğun için çok teşekkürler anne. Sahi sen anne… Sen… Bu kadar acı çekeceğimi bilseydin yinede doğurmak istermiydin beni?

Bir trans olarak hayatımın seyrine gelirsek, erkek şiddeti ile hane içinde babamın anneme uyguladığı piskolijik şiddet döneminde tanıştım ve bununla beraber hayatımın seyri değişti. Sanırım sistemi sorgulamaya ozaman başladım.

Kadınlara karşı baskının sadece evdeki erkekten gelmediğini zaman geçtikce daha iyi anladım.

Bu arada “Aşk” ın önemli mücadele alalanlarından biri olduğunu öğrendim. Tabi bu sistem aşkı kadınlar için “Uysallaştırıcı” bir tuzak olarak kurgulamıştı. Aşık olmayı seviyorum ama ataerkinin ve kapitalizmin kuralları ile değil. Özgürce ve feminist bakış acısı ile yaşamayı seviyorum.

Şimdi toplumdan bu kadar mı azede yaşadın diyeceksiniz. Yo aslında ben de ” Dur bir bakayım toplumun dayattığı ahlâkı benimseyerek mutlu olabilirim” dedim bir dönem. Ama sonra bundan koşarak uzaklaştım. Çünkü “Ahlâkın” kendisi kadınları cendereye sokmanın en iyi ve en kapsamlı yolu olduğu için.

Bir de şeyden bahseyim. Hayal kırıklıklarımdan. Çocukken her gece uyumadan önce tanrıya dua eder, adeta yalvarırdım. Uyanınca saçlarımın uzun, penisimin olmadığı bir bedenin hayali ile uyurdum her gece. Ve sabah uyanınca ilk yaptığım şey cinsel organıma dokunmaktı. Cinsel organıma her dokunduğumda penisimi hissettikce boğazımda bir yumru oluşuyordu. Tanrı benim dualarımı hiç bir zaman kabul etmedi.

Ve biliyorum ki, gördüm ki, mücadele ettikce alanım genişliyor. Mücadele ettikce daha özgür, daha üretgen oluyorum.

Yusuf Gülsevgi

Reklamlar

Katledilenler Oldu Bu Ülkede

Ereksiyon olamadığı bir sevişmenin içinde yaşıyor bu ülke, zevk alamadığı her şeye müdahil, zevk verecek her şeyden nefret edercesine…

Kendi beceriksizliğini ötekine atmaya çalışıp kendini sorunsuz göstermeye çalışıyor bu ülke. Kendi gelmeyecek orgazmını beklerken karşıdan gelen tüm menileri boşluğa döken.
Bir fahişenin müşterisine baktığı gibi bakıyor bu ülke insanlarına…
12118675_10207709547519053_4159808656013022213_n
Bir Rum ağıtında kulak yırtan bir nida gibi çiziyor tüm inleme seslerinin üstünü, insanları öldürüyor bu ülke. Doğacak yeni kuşaklar istediği gibi olsun diye. Kendinden olmayan tüm tohumları yakıyor, kurutuyor bu ülke…

Çocuğu sokakta kuşları izlerken öldürülmesin diye kapılara kilit vuruyor anneler, oğlunun arkasından sol elleri yumruk olmuş göğü döverken sağ elleri gözlerini kurutuyor anneler bu ülkede. Arkadaşlarını bir buzdolabında izliyor çocuklar bu ülkede. Meydanlardan arkadaşlarının parçalarını arayarak topluyor çocuklar bu ülkede…

Birileri kahrından açamıyor göz kapaklarını, oynatamıyor ağzını bu ülkede. Birileri sevincinden bayram ediyor. Birileri meydanları mesken eylemiş arkadaşlarını arıyor sol yumruklarıyla göklerde. Birileri ışığın önüne setler kurmuş evlerinin pencerelerinde…

Kahrolasıca bir kan açlığı çekiyor bu ülke, bir uzun adamın elinde. Barış için sevişenlerin tohumlarını kurutan bir ağzındaki salyayla kükreyen ve açlıktan geberir gibi kan isteyen adamın elinde…

Barışa çığlık olan kardeşleri katletti bu ülke. Barış için halay çekenlerin üstüne saldı ölümü, kanı. Bu meydanlar kanlı kaldı, meydanlar mezar kaldı. Bu meydanlar, bir tek meydan olamadı bu ülkede…

İnsanlar Kürt oldu, top oldu, Rum oldu, o oldu, bu oldu ama insan olamadı bu ülkede.
O canlı da katil oldu, nefret tohumu oldu, hırsız oldu; ama bu ülkede yaşayan bir kadının oğlu olamadı, beceremedi insanlığı ve suçunu örtercesine katletti tüm insan olanları…

                                                                                                                                                                        Fırat Varatyan

Bir Sarı Külotun Bedeli*

Hiç konuşmadım, dinledim. İyi dinlerim, çok dinlerim. Yaş hiyerarşisine girmeyeceğim ama söz konusu büyüklerim ise daha çok dinlerim. Ama DİNLERİM. Çok büyük ablalarım, ağabeylerim ya da kendisini tanımayan tanımsızlarım çok konuşmadınız mı? Başka bir iş yok muydu taktınız sarı donuma?

Bu sene altıncısı düzenlenen, annemin de dediği gibi dünyada ilkler arasına giren Trans Onur Haftasını atlattık. Onur haftasının sonunu büyük bir yürüyüş ile sonlandırdık. Yürüyüşte dönmeler, ibneler, heterolar, kuirler, draqqueenler bir aradaydık ve seslerimizi, renklerimizi birleştirerek hep bir ağızdan bağırdık: “Susma Haykır Translar Vardır!” Evet, susmadık o gün haykırdık ve gerçekten transların olduğunu o gün bir kez daha herkesin gözüne gözüne soktuk. Çünkü vardık, oradaydık ve biz yürüdük.

Konuyu çok uzatmayacağım asıl konuya geleceğim. Yürüyüş iyiydi hatta geçen seneye göre daha kalabalık ve daha coşkuluydu da. Yürüyüşe gelmeyen katılmayan klavye aktivistleri iftarı açar açmaz nefret söylemi üretmeye ve hedef göstermeye başlamakla kalmayıp bir de dinden,Ramazan’dan dem vurdular. Benim inançlı olup olmadığım kimseyi ilgilendirmediği gibi inançlı olan birinin inançlı olması da beni ilgilendirmez. Sorun neymiş efenim benim donumun rengi, kostümümün Ramazan’a uymadığı, ya da donu çıkarıp çıkarmayacağımmış. Bunlar da yetmezmiş gibi bir de kadınlığım sorgulandı, kız valla! İnanmıyorsan bak! Neymiş efenim sakalım varmış, putkam yokmuş. Similyam varmış, titam yokmuş… Daha neler neler. Bunları istesek de istemesek de okuduk, hep beraber okumak zorunda kaldık, BIRAKTILAR.

Hiç konuşmadım, dinledim. İyi dinlerim, çok dinlerim. Yaş hiyerarşisine girmeyeceğim ama söz konusu büyüklerim ise daha çok dinlerim. Ama DİNLERİM. Çok büyük ablalarım, ağabeylerim ya da kendisini tanımayan tanımsızlarım çok konuşmadınız mı? Başka bir iş yok muydu taktınız sarı donuma? Kız o don benim, göt benim size ne?  Kime ne? Polis gibisiniz ayol! Hani şu geceleri çarkta arkadaşlarımızı dövenler, saçını kazıtıp sürgüne yollayan polis var ya işte onlar gibisiniz. Eliniz, gözünüz, sözünüz bedenimdeydi o 4 gün. Gerekçeniz de RAMAZAN. Şu kirli ağızlarınızı BEDENİMDEN çekin! Ben bilmiyor muyum nerede yaşadığımı? Ne yaptığımı? Buna kim karışabilir? Onca LGBT, birileri karıştığı için intihar etmedi mi? Bu intiharların hepsi birer cinayet değil mi? Bu cinayetlerin sorumlusu ise o hassasiyetleri olan toplum değil mi? Tıpkı o toplum gibisiniz!

11698627_809849092447576_3709072105794339152_n

Gel gelelim LGBTİ onur yürüyüşüne…

Onurumuz için Ankara’dan kalktık İstanbul’a gittik. Ramazan’ı, orucu dinlemeden hem de. Niye dinleyelim ki? Onur dediğin neyi dinler ki. Bir avuç lubunyayla, dönmeyle doluşan 40 kişilik otobüsümüze bindik ve gittik. İstanbul’a öğle sıralarında vardık ve yürüyüşe hazırlanmaya başladık. Makyajlar yapıldı, kostümler giyildi, pankart, slogan derken alana indik. Bu arada dikkatimizi çeken İstiklal Caddesi’nde her sokağın başındaki polis kız kardeşlerimiz oldu. Şaşırdık. Ama onlar da onurları için onur yürüyüşüne destek vermek için kalkanlarını, joplarını, gaz maskelerini, plastik mermilerini haa bir de TOMAlarını getirmişlerdi. Ne ironik değil mi? Onur böyle bir böyle bir şey!

Zeki Müren ablamızdan öğrendik biz ‘TOMAlara göğüs geren İşte Benim Zeki Müren’ demeyi. Sonracığıma TOMAyı gören ben dayanır mıyım? Zaten ahlaksızlıkla, erkeklik yaftalamasıyla, öldürülmeyle Trans Onur Yürüyüşünden ötekileştirilen ben, bu sefer daha da gururlu bir şekilde bu defa TOMAya götümü açtım. Geçen hafta açtığım götüm artık bir anlam kazanmalıydı. Ağabeylerimin, ablalarımın beni düşürdüğü o çirkin yerden çekip kurtarmalıydı. Götüm değil miydi hep onlara sebep. Şimdi de TOMAyla imtihanını görmeliydi. Götüme dayanamayan TOMA da ba(ğ)zı ablalarımın, abilerimin nefretlerini kustuğu gibi su sıktı. Ayyy, ne geldiyse yine götümden geldi başıma. Ne göttür ki polislerin hedefine de girdi. Aman siz siz olun götünüze mukayyet olun. Ben 13. Onur yürüyüşünde ben olmaya çalıştım ama hassasiyetleri izin vermedi o çok “namuslu” kişilerin. Devletiyle, polisiyle, çetesiyle peşimize düşenlerin şakşakçıları da götümü ağızlarından düşürmeyecek olsalar da ben ve götüm direnmeye devam edeceğiz.

*Bu yazı ilk olarak http://www.pembehayat.org’da yayınlanmıştır.

                       Demhat Aksoy

Bir Özsavunma Biçimi Olarak “Soyunmak”

 Başka bir yazımın başlığını çorlayarak başladım şu yazıma. Uzunca bir süredir tek satır bir şey yazmıyor her şeyden ve herkesten bıkmışçasına sosyal medya üzerinden konuşulanları takip ediyorum.

Dönmenin nasıl bir özsavunma biçimi olduğu konusunda yazdığım yazımı yayınlatmamış beklemiştim. İyi ki de beklemişim. Trans Onur Yürüyüşü sırasında yazılmaya başlananlardan sonra “biraz daha bekleyeyim LGBT Onur Yürüyüşünde neler olacak?” dediydim kendi kendime. Malumunuz konumuz özsavunmanın dönme hali.

unnamed

Ben ilk kamuya açık dönme deneyimimi 17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş sırasında yaşadım. Yöresel bir kıyafeti şu kıllı bedenime geçirip çıkıverdim sokağa. “Normal”lerin dünyasına aykırı bir dönme biçimiydi. Dönüp “gerçek bir kadın gibi” olanların aksine ben cinsiyetsizleştim filan. Cinsiyetsiz olmak için illa beden ya da kıyafet bozumuna ihtiyaç yok tabi ki beyan esas. Lâkin benimkisi bir performans eylemiydi. Heteroseksizmin tek tipçi dayatmalarını reddetmenin söylemde değil eylemdeki hali olsun istedim. Bir de kendi içimizdeki Transfobi bir hortlasın da mücadele edelim istedim. Bana nasip olmadı. Arkamdan yapılan kulislerin bir kısmını duymazdan gelirken bir kısmını gerçekten duymadım. Neyse bir iki hafta bekledikten sonra sıra benim katılamadığım Trans Onur Yürüyüşüne geldi.

Tartışmaları hatırlatmama gerek yok. “Bunlar bizi temsil edemez”lerden “ahlâksızlık, namussuzluk”lara kadar onlarca nefret söylemi yağıverdi. Üstüne sosyal medyada destek eylemleri başlarken bir yandan nefret söylemleri devam etti. Ben sadece izledim. Direkt olarak hedef gösterilen sarı külotlu dönme benim bacım olur bu arada. Mücadele etmeyi küçüklüğünden beri iyi bilen birisidir. Ben olsam şöyle altı boş bir nefret söylemi ile asla çatmazdım kendisine.

Bu bir hafta boyunca süren tehditler, nefret söylemleri vesaireler sürüp gitti. Bu arada nefret medyası da boş durmadı. İsmini zikretmek istemediğim ve kendilerine gazete diyen o şeyler hem yazılı basında hem de internet üzerinde “Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız” kışkırtmalarına başladı. Geçtiğimiz yıl da Ramazan ayına gelen Onur Yürüyüşü’nde hiç bir şey olmazken bu sene ne olduysa devlet de “toplumun hassasiyetleri” için tomasını, gazını, jopunu alıp yerini aldı. Eeee mahalle abileri durur mu hiç, onlar da palaları ve sopaları ile “namuslarını ve ahlâklarını” korumak için ara sokaklardaki yerlerini aldılar. Ben bu yürüyüşe de katılamadım bu arada. Devlet-polis-çete iş birliği ile Onur Yürüyüşünü dağıtmaya çalışan bu faşist güruh cevabını direnişle aldı. Çünkü iktidar onurumuzu hedef alırsa hepimiz korkusuz birer direnişçiye dönüşebiliriz. Geziyi hatırlayıverin. Antep’te, Malatya’da ve başka başka yerlerde eylemliklerle gökkuşağına yönelik saldırı protesto edildi. Üstüne yazılar yazıldı, çizildi. Suç duyuruları ve eylemler ise sürüyor.

10447091_701429383294845_1488529784366650120_n

“benim kadar dönme, onun kadar çıplak!”

Yazılanların hiç birisini okumadım. Bunların içinde “ama soyunmak” diye başlayanlardan “size ne bedenimizden” diyenlere kadar onlarcası vardır eminim. Bir kısmı LGBT portallarında, bir kısmı sosyal medyada, gazetelerde, dergilerde olmaya devam edecek bir süre daha. Şimdi gelelim biz özsavunmaya. Şu eylem biçimlerinin hepsi aslında birer özsavunma. Çıplak bedenini polisin jopuna ve toplumun ahlâkına karşı kullanan insanlar da onuruna sahip çıktı, toplum ahlâkına uygun giyinip “edebi” ile yürüyüşe katılanlar da. Üzerine çok şey söylenen bu durumların hiç birisi yapılan saldırıyı meşru kılmaz. Gökkuşağı bayrağının etrafında herkes vardı. Çıplak ya da giyinik farketmeden bu topraklardaki bütün inan(may)ış biçimleri, etnik ve siyasi kimlikler herkes oradaydı. Kendi renkleri, sloganları ve eylem biçimleri ile tek tipçiliğe, heteroseksizme, eril tahakküme ve faşizme karşı birlikteydiler. Sonra n’olduysa bir anda yürüyüşteki çıplak görüntüler herkesi rahatsız etmeye başladı. Trans Onur Yürüyüşü sonrası gerçekleşen nefret saldırısı bugün hâlâ devam ediyor. Biz “bedenime dokunma” derken sadece “ahlâklı” translar için demedik. Bu biline. Benim kimseyi temsil etmeye hakkım da yok. İnandığım dünya için kendi içimden geldiği gibi eylemlikler geliştirip bunları gerçekleştirebilirim. Gezi’de Erdoğan’ın “benim türbanlı bacım, camide içki” gibi söylemlerle o “hassasiyeti olan” çeteleri kışkırtıp sokağa çağırması gibi bugün bu eylemlerdeki insanların kılık ve kıyafetleri hakkında “iyi niyetli” de olsa ürettiğiniz her söylemin denk düştüğü yer faşizmin tam yanı oluyor. “Devrimci ahlâk” ile uğraştığımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de LGBT toplumunun ahlâkı mı çıkacak ortaya? “Ahlâk ne, ayol?” diye 13 senedir sokağa çıkıyoruz. Şimdi ne oldu? Hadi devlet zaten hep aynı dili ve yöntemi kullanır. Kürtler de, Aleviler de, işçiler de, kadınlar da her defasında bu dilden nasibini alır. Bu topraklarda kim onuru ve emeği için direnirse devletin yöntemi bu dili kullanmaktır. Yıllardır çıplak insanlar bu yürüyüşlerde yerlerini alıyor. Geçen yıl da Ramazan’dı. Şu eylem biçimlerinin aynısı geçtiğimiz yıllarda da oldu. Üstelik şu nefret furyasını ilk başlatan isimler de bu eylemlerde yerlerini alıyorlardı. Biyolojik beden hiyerarşisinden “normal” olmaya kadar her türlü söylemin kullanıldığı şu “ahlâklı” toplumun bir yanında yer almak adına nedir bu yaranma çabası? Bu söylemi üretenler de benim kadar dönme, onun kadar çıplak! Değilse bile yarın olacak çünkü biyolojik bedenler sizin para ile yaptırdığınız vajinalarınızı ve penislerinizi kesip elinize vermek isteyecek. Çünkü ahlâklı toplum o erkek erkeğe, kadın kadına yaşadığınız masum aşklarınızı ve “normal” ilişkilerinizi ortadan kaldırmak isteyecek. Neyin aymazlığını yaşıyorsunuz, anlamıyorum! Bizler ise dönerek özgürleşeceğiz, söyleyeceklerimizi soyunarak ifade etmeye devam edeceğiz. “Ahlâk” ve “normal” canımızı almaya devam ederken iktidara karşı her beden bozumu, her soyunma hali, her öpüşme ve her sevişme silahımız olarak kalacak!

Ozan Uğur

Nefrete İnat Yaşasın Hayat

Antep’te homofobi ve transfobi karşıtları Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırıyı protesto etmek için bir araya geldi. 29 Haziran saat 18’de Yeşilsu’da ZeugMadi LGBT çağrısı ile bir araya gelen homofobi karşıtları “Nefrete İnat Yaşasın Hayat” dedi.

IMG_0025
Sloganlarla başlayan basın açıklamasını kitle adına ZeugMadi gönüllüsü Tuna Erdem okudu. Erdem 26 Haziran’da BM’nin Evrensel Periyodik İncelemesi’nde Türkiye’nin LGBT’lere dair söylediklerini hatırlatarak şunları söyledi: “Bütün bu yapılanlar barışçıl bir gösteri ile nefrete karşı toplumsal barış isteyen LGBTlere yapılan bu linç girişimlerinin sorumlusu İstanbul Valisi Vasip Şahin’dir! Geçtiğimiz yıl da Ramazan ayına denk gelen Onur Yürüyüşü sırasında hiçbir saldırı ya da linç girişimi olmadığı halde bu yıl ısrarla dile getirilen hassasiyet söylemi çetelere de gaz vererek harekete geçirmiş ve ara sokaklarda ellerinde sopalarla insanlara saldırmaya teşvik etmiştir. Sosyal medya üzerinden yürüyüşten önce ve yürüyüş sırasında hedef gösteren ve nefret söylemi üreten birey ve kurumlar da en az vali kadar bu saldırılardan sorumludur. LGBTlere yönelik nefret dilini terketmeyen bütün medya kuruluşları da bu suçun kışkırtıcısı olarak ortaklıklarını sürdürmektedirler!”
Erdem açıklamayı okuduğu sırada kitle sık sık “Faşizme karşı omuz omuza, Eşcinseller susmayacak, polis kaç kaç kaç eşcinseller geliyor” sloganları attı._MG_0022
Erdem gece yarılarına kadar eden polis şiddetinin en son gece klüplerine yöneldiğini de belirterek “Dün eğlence mekanımıza yapılan saldırı sizlere 1969 yılında Amerika’da Stonewall Inn isimli barda yapılan saldırıyı hatırlatsın. Bugün Amerika’da eşcinsel evlilikler serbest! Dün yaptığınız saldırının sonucu da bu olacaktır! Devletin bütün organlarının ve kolluk güçlerinin ürettiği bu nefret karşı durmayan herkesi boğacaktır. Sizleri kendi dilinizle ve vicdanınızla hesaplaşmaya çağırıyoruz!” dedi.
Açıklamaya HDP, SDP, ESP, Partizan, EMEP, Eğitim-Sen, Mücadele Birliği, DBP Gençlik ve SYKP’den temsilciler destek verdi. Kitle “Nefrete İnat Yaşasın Hayat” sloganını attı ve faşizme karşı alkışlarla, ıslıklarla ve zılgıtlarla bir protesto gerçekleştirdi.

Aile Fikri Üzerine

        Saçlarını ördüm küçük kızların, elime iğneler batırdım, bendim dudakları kırmızıya boyanan kapı önlerinde

Dada sculpture 1_2_JPG

Aile. Her şeyin yaratıcısı, düzeni sağlamada en kutsal görevi üstlenmiş olan. Kendi toplumuna hep en normal olanı fışkırtmaya çalışan, genel çoğunluk karşıtı olsa dahi (genel toplumdan farklı/azınlık bir bakıma, dünya bakışına sahip çoluklu çocuklu aileleri kastediyorum). Aile konusu kesinlikle göz ardı edilen en tehlikeli konulardan biri. Buna Ahmet Yıldız cinayeti örneğini vermek istiyorum. Ahmet’in eşcinsel oluşundan ötürü katledilişi ardından şu tarz sahiplenmeler, sloganlar atıldı ortalığa ve yıllardır da sürmekte.ahmet

‘’Ahmet is my family’’

‘’Kardeşimsin Ahmet’’

Ahmet Yıldız’ı öldüren, o yaşına kadar onu katleden, psikolojik şiddet uygulayan doğrudan ya da dolaylı, kişiler kimlerdi? Ahmet’in ailesi, annesi, babası, kardeşi, kuzenleri, komşuları, herkes. Bu katliamın ve onlarcasının sebebi ‘’Family’’ ‘’Kardeş’’ denilen kavramların ardındaki yapıyken sizin Ahmet’i ‘’kucaklamak’’ için böyle sloganlar türetmeniz tam anlamıyla bir saçmalıktır.

Ahmet kardeşim falan değilsin sen benim. Seni bir aile katlettiyse sen benim ailem de değilsin, sen bensin. Ailenin, toplumun, devletin, erkekliğin her fırsatta görmezden geldiği ve saldırdığı ben.

-Burada kardeşin, familynin ve benin nasıl kullanıldıkları çok önemli çünkü düz bir şekilde ben buna hayır Ahmet sen ben de değilsin diyebilirim ve türevleri, alternatifler üretilebilir ama ortak noktalar üzerinden ‘’ben’’ kavramını sınırlandırdığımızda, zaten kardeş’ten ve family’den ne kadar uzak olduğu açık, kardeş ve familynin yüceltilişi ve insanları bu yollarla ‘’sahiplenme’’ler acısı çekilen, acısını çektiğimiz birçok şeyin sürdürülmesine neden olur. Genel ahlak anlayışına ve heteroseksizme baktığımızda zaten bu yapıların temellerinin aile içerisinde ve eğitim-öğretimin ilk yıllarında atıldığını görmek çok da zor olmasa gerek.

-Heteroseksist olmayan ‘’rahat’’ ‘’özgürlükçü’’ ve türevi aile fikirleri ortaya atılabilir. Bu noktada savaşılan konu aslında aile değil ona süreç içerisinde yüklenen anlamdır ve aile/toplum içi değerlerdir denebilir, densin.14

Katılmıyorum, çünkü rahatlık ve özgürlük fikri, dünya içerisinde oluşturulmuş bir fikirken dünya dışından gelmiş yeni doğurulmuş bir kişiyi hiçbir şekilde kapsayamayacaktır üstelik aile fikri en basit haliyle bir birlikteliktir ve küçük bir topluluktur, birilerinin birileri üzerinde bir süreliğine dahi olsa hakkının olduğu bir yapıdır, doğan kişi açısından baktığımızda, isim konusu, kişi kendi kararı olmayan bir isimle çağrılır uzun bir süre. Onun dışında aile bireylerinin o doğan kişi üzerinde kılık kıyafet konusunda seçimlerinin olması (ki kılık kıyafetler toplumsal cinsiyet rollerine göre belirlenir), belirli dinler açısından sünnet ve sünnetsizlik konusu, penisle dünyaya gelmiş kişiler için ki vajinalı insanlar için de sünnet söz konusu ve diğerleri için de. Ya da bağlantılı bir şekilde doğan kişinin bir dinin mensubu olarak doğması, öyle hayatına devam etmesi. Evet, bu bahsettiğim şeyler de değişken ve dönüştürülebilecek haller, bu konudaki asıl sıkıntı o kişinin dünyaya gelmiş olmayı isteyip istemeyeceğidir. Siz bir insanın izni olmadan onu bu dünyaya atıyorsunuz. Doğru, bunu bilemezsiniz hiçbir şekilde, ya da bu noktadan baktığımda bilinmeyeceğini düşünüyorum ama dünyaya gelmiş olmayı istemeyecek insanlar var ve bunun sebebi her türlü aile biçimleridir, -herhangi bir aileye sahip olmadan da kişi dünyaya getirme fikrini göz ardı etmiyorum burada, sadece aileyi temel alarak yazıyorum, sadece aileye odaklanıyorum çoluklu çocuklu ailelere-.

Diğer bir açıdan baktığımızda zaten devlet onaylı tanrı/allah/.., hangisini kullanıyorsanız, onaylı ailelerin saçmalığından söz etme gereği bile duymuyorum diyebilirim. Bunlar da bahsettiğim dinlerin, tanrısal güçlerin, devletlerin, gücün, baskının sürekliliğinin sağlanabilmesi için ortaya insanlar(itaatkarlar, sürdürücüler) fışkırtma çalışmalarıdır. Ki, zaten ‘’çocuk sahip olma’’ fikrine baktığımızda bunu yaşadığım ülke ya da bölge için söyleyebilirim tam anlamıyla insanlar onlara sahip olurlar, ve kendi arzularını tatmin etmek amacıyla bunu yaparlar. Kişiler –bebekler- onlar için birer araçtır, tıpkı evlendikleri insanın da araç oluşu gibi.

Bunlara ek olarak non-heteroseksüel aile biçimlerini de söylediğim her şeye uyarlayabilirsiniz, imzalar, törenler, dünyaya fırlatılacak yeni kişiler, onların ‘’sistem’’i sürdürüşü ya da yeni bir sistem/baskı oluşturuşu, …

Yazının sonunda bunu söylemem gerekiyor, şu bahsettiğim haller umrumda değil, bana olduğum noktada pek fazla dokunmayacak, her ne kadar doğurulmuş olsam da, haller. Çünkü bir bakıma daha çok karışıyor her şey. O yüzden kim ne yaparsa yapsın, kim nasıl mutluysa öyle olsun, aileyi engelleme gibi bir isteğim yok, bunun aktivizmini de yapmıyorum, bir safı tutmuyorum, en basit haliyle sizinle savaşmıyorum, sadece görüyorum, geliyor ve yazıyorum.

Murat Korkmaz

Antep’li Translar HDP Dedi!

HDP Antep eşbaşkanı ve milletvekili adaylarından Antep’te yaşayan trans kadınları ziyaret etti.

1 Haziran Pazartesi günü Halkların Demokratik Partisi eşbaşkanı Dilan Çetinkaya ve milletvekili adayları Gülseren KOCAER ile Tuğçe ÖZSOY Antep’te yaşayan trans kadınları ziyaret ederek Antep’te trans kadınların yaşadıkları sorunları konuştular. 15 trans kadınla birlikte bir evde gerçekleştirdikleri buluşmada translar yaşadıkları sorunları anlatırken HDP’den beklentilerini de dile getirdiler.

Antep’te yaşayan trans kadınlar genel olarak sorunlarını şöyle dile getirdi: “Trans olduğumuz için barınacak ev dahi bulamıyoruz. Sokaklarda zaten çalışamıyorken evde çalışmak istediğimizde evlerde de çalıştırılmıyor ve hemen tuttuğumuz evlerden yasal olmayan şekillerde atılıyoruz. Gündüzleri sokağa dahi çıkamıyoruz. Öğle saatleri içinde gidebildiğimiz tek yer piknik yapılan ormanlar oluyor. Onların da belli başlı köşelerine gidebiliyoruz. Eğlenebileceğimiz mekanlara dünyanın parasını döküyoruz ve oralara bile giremediğimiz zamanlar oluyor. Seks işçiliği dışında başka hiç bir iş imkanımız yok. Yani kısacası toplumdan soyutlanıyor ve tecrit ediliyoruz.”

HDP’nin Büyük İnsanlık Bildirgesi açıklanınca duyduğu heyecanı ise Tansel şöyle dile getiriyor: “HDP seçim bildirgesi yayınlanırken bütün kızları tek tek aradım. İzleyin mutlaka dedim. Böyle tarihi anlar kaç defa yayınlanıyor ki. Biz’ler gökkuşağıyız kısmı okunurken ki heyecanımız görmeye değerdi. Daha önce bizim için zor olduğu için oy vermeye gitmiyorduk. Ancak bu defa gideceğiz ve oylarımızı HDP’ye vereceğiz. Antep’te yaşayan bütün kızlara söyledim. Bu defa ilk defa oy kullanacağız ve oylarımız gökkuşağına…”Adsız

Eylül ise HDP’yi şöyle değerlendirdi: “Artık insanların HDP’ye karşı ön yargıları yıkılıyor. HDP’nin sadece bir Kürt partisi olmadığını bütün ezilenlerin partisi olduğunu görüyoruz ve oylarımızı HDP’ye veriyoruz.”

Daha önce trans öz örgütlenmesi olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde de yer alan Sinem ise genel olarak taleplerini şöyle özetledi: “Devlet yıllarca özsavunmamızı travesti terörü olarak tanımladı, medya da buna ayna tuttu.Tıpkı Kürt halkına yapıldığı gibi… HDP, LGBT meselesini en samimi şekilde ele alan parti ve özellikle translara yapılan ayrımcılığa karşı verecekleri mücadele sözü bizim için oldukça önemli. Ancak bu yeterli de değil. Türkiye’de yaşayan transların neredeyse tamamı için zaruri meslek haline gelmiş olan seks işçiliğini yapan biz seks işçisi translar için de talepleri olmalı. Çünkü yaşamak için ihtiyacımız olan çalışma hakkımız engelleniyor. Yani aslında en temel hakkımız olan yaşama hakkımız engelleniyor.”

HDP eşbaşkanı Dilan Çetinkaya ise bu talepler karşısında şunları söyledi: ” HDP bütün ezilenlerin partisi ve bizler elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ancak bunu tek başımıza ve sizin adınıza yapamayız. Antep’te yaşayan LGBT’lerin başta translar olmak üzere örgütlenmesi ve örgütlü bir biçimde talepleri için mücadele etmesi gerekmekte. Bu açık. Bizler de dayanışma ve bu haklı mücadele için elimizden geleni yapmaya hazırız.”

Görüşmeye katılan milletvekili adayları da eğer meclise girebilirlerse mecliste giremezler ise de bulundukları alanlarda trans kadınların hak arama mücadelelerinin bizzat içinde yer alacakları sözünü verdiler. Adaylar Gülseren Kocaer ve Tuğçe Özsoy daha önce ZeugMadi aktivistleri aracılığı ile LGBTİ Hakları sözleşmesini imzalayarak ‪#MeclisteLGBTİ‬ haklarını savunacağı sözünü vermişlerdi.

Görüşmeyi ve iletişimi sağlayan ZeugMadi LGBT aktivistleri ise transların LGBT mücadelesi içinde çok önemli ve özel bir yeri olduğunu belirtirken ZeugMadi’nin HDP’ye destek açıklamasında da diğer tüm eylem ve etkinliklerinde de trans görünürlüğünün ne kadar olumlu bir etki yarattığına değindiler.